Tarih Öncesi Çağlar

Tarih Öncesi Çağlar

İnsanın yeryüzünde tam olarak hangi tarihte görüldüğüne dair araştırmalar yapan paleoantropologlara ve biyologlara göre modern insanın atası olduğu düşünülen bir primat, günümüzden takriben 7 milyon yıl kadar önce ortaya çıktı. Bu primatın ortaya çıktığı zamanlarda Dünya, jeolojik evriminin üçüncü aşamasının (70-2 milyon yıl önce) takriben 9/10'unu tamamlamıştı. Dünya'nın Senozoik denilen bu jeolojik aşamasında dev hayvanlar ortadan kalkmış, içinde memelilerin de bulunduğu küçük hayvanlar türemişti.
Fiziki anlamda günümüz insanından biraz farklı olan ilk insan türü ise Dünya'nın jeolojik evriminin sonuncusu olan dördüncü zamanda ortaya çıktı. Bilim insanlarının Antropozoik (İnsan-Hayvan) diye adlandırdıkları Dördüncü Zaman (başlangıcı 2 milyon yıl önce) kendi içinde Pleistosen (Buzul Devri) ve Holosen (Buzul Sonrası Devir) olmak üzere ikiye ayrılır.
Tarihçilerin bilimsel ilgi alanları, insanlık tarihinin yazıyı kullanmaya başladığı dönemle sınırlıdır. İnsanlığın yazısız dönemlerini araştırmak biyologların, paleoantropologların ve prehistoryacıların işidir. Onlara göre insanlık tarihini öğrenmek için günümüze kadar bir şekilde korunarak gelmiş olan insana ait her tür iz değerlidir. Zira günümüz insanları gibi ilk insan türleri ve insanlar da en azından yaşayabilmek için beslenmek, barınmak ve korunmak zorundaydılar. Bu zorunluluk dolayısıyla onlar barındıkları ya da korundukları yerlerde izler bıraktılar. Bilim insanlarının keşfedip, inceleyip, değerlendirdikleri bu izler, bir iskelet, bir kemik ya da günlük yaşamda kullanılan herhangi bir alet ya da araç olabilir. Bunlar insanlığın yazısız dönemlerinin aydınlatılmasında işe yaradı ve insanlığın yazısız dönemlerinin tarihi, insanlar tarafından kullanılan alet ve araçların teknolojik gelişimine göre tanımlanıp, adlandırılan çağlara ayrıldı. Bu çağlar kronolojik olarak Paleolitik Çağ, Mezolitik Çağ, Neolitik Çağ, Kalkolitik Çağ ve Eski Tunç Çağı olarak sıralandırılır.

BÖLÜM 1
Paleolitik Çağ

Paleolitik Çağ

Yontma Taş Çağı da dediğimiz Eski Taş Çağı, yani Paleolitik Çağ'ın başlangıcı ilk insan türü olarak tanımlanıp, adlandırılan Homo Habilis'in ortaya çıkmış olduğu zamana kadar geriye götürülmektedir. İnsanlık tarihinin çok büyük bir kısmını (%99'unu) oluşturan bu çağ, insanlığın çok yavaş ilerleyen kültürel gelişimine göre kendi içinde Alt, Orta, Üst Paleolitik olmak üzere üç evreye ayrıldı. Bu evrelerin ilk ikisinde insan türü doğada kolayca bulunan taş ve ağaç dallarını hiç şekil vermeden araç olarak kullandılar. Paleolitik Çağ'ın son evresinde ise insanlar, taşları birbirine vurarark kabaca yontup biçimlendirebiliyordu ve çakmaktaşından ucu sivri, keskin aletler yapabiliyordu.
Paleolitik Çağ insanları mağaraları mesken olarak kullanıyorlardı. Yenilebilir bitkilerle, meyvelerle ve avladıkları hayvanların etleriyle besleniyor, bu hayvanların derilerini soğuktan korunmak için giysi olarak kullanıyorlardı. Saldırgan, vahşi hayvanlardan taş ve sopalar kullanarak korunuyorlar, yaşadıkları mağaraların çevresinde besin olanağı tükenince yeni besin kaynakları bulup onları toplamak için ya da avlayabilecekleri hayvanların peşinden giderek göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Göçebe yaşam onları açık alanda, özellikle nehir kıyılarında doğal koruma olmadan tehlikeye açık olarak yaşamak zorunda da bırakıyordu. Böyle durumlarda onlar ağaç tepelerinde, kaya oyukları ve sığınaklarına veya çalılardan yaptıkları korunaklara sığınıyorlardı. Bu özellikleri dolayısıyla '' Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi'' diye de tanımlanan Paleolitik Çağ'da yaşamın zorluğu insan türlerini gruplar halinde yaşamak mecburiyetinde bıraktı. Bu toplu yaşam biçimi, insan türünün günümüz insanının sahip olduğu yardımlaşma duygusunu geliştirmelerinde etkili oldu. Çünkü onlar vahşi hayvanların saldırılarıyla başedebilmek için ya da avlayacakları hayvanlar büyük, zorlu ya da çevik hayvanlar ise ortak hareket etmek zorundaydılar.
Ateşin kesin olarak ne zaman ve nasıl keşfedildiği bilinmiyor. Ancak ateşin aydınlattığı, ısıttığı, yakıp öldürdüğü, hayvanların ateşten korktuğu (muhtemelen) bir yıldırım düşmesi sonucunda çıkan yangınlar sayesinde Paleolitik Çağ'da öğrenildi. İnsanlar ateşi kontrol etmeyi bu çağda başardılar. Neolitik Çağ'dan önce, Paleolitik Çağ'da yapılan bu keşif insanlığın yaşamını kolaylaştırmak adına önemli bir başarıydı. Artık insanlar ateşle ısınabiliyor, aydınlanabiliyor, vahşi hayvanları kendilerinden ateşle uzak tutabiliyor, eti pişirebiliyordu. Ateş, onların yaşamlarını da renklendirmişti. Gruplar halinde yaşayan ilk insanlar, ateş yakarak onun etrafında eğlendiler. Bu toplu yaşam dolayısıyla insanlar konuşma yeteneklerini de güçlendirdi, böylece insanlar sözcüklerle anlaşabilme yolunda ilerleme kaydetmeye başladı. Farklı dilleri konuşan insan topluluklarının ortaya çıkış tarihi de bu nedenle Paleolitik Çağ'a kadar geriye götürülmektedir. Paleolitik Çağ'ın sonlarına doğru sözü edilen bu tür eğlencelerin konuları, yapılan bir tür ritüel sahneleri olarak İspanya ve Fransa'da keşfedilen bu tür mağara resimleri, Paleolitik Çağ insanının en önemli sanat ürünleridir.
Sonuç olarak Paleolitik Çağ'da yaşam zordu. Bu nedenle Amerikalı etnogrof Lewis Henri Morgan, Günümüzde Yontma Taş Çağ'ı da denilen Eski Taş Çağı'nı yani Paleolitik Çağ'ı insanlığın ''Vahşet Evresi'' olarak tanımlamışıtr. Morgan'a göre paleoantropologlar ve arkeologların Mezolitik dedikleri Orta Taş Çağı ise insanlığın ''Vahşet Evresinden Barbarlık Evresine Geçiş'' çağıdır. Morgon'ın ''Barbarlık Evresi'' diye tanımlamış olduğu çağ ise Cilalı Taş Çağı da denilen Yeni Taş Çağı yani Neolitik Çağ'dır

BÖLÜM 2
Mezolitik Çağ

Mezolitik Çağ

Günümüzden yaklaşık 15 bin yıl önce taş çağı kültürlerinden ilki olan Paleolitik Çağ kültürü sona erdi. Bu çağın yerini Orta Taş Çağı da denilen Mezolitik Çağ aldı. Çağın başlangıcında buzulların erimesiyle ortaya çıkan iklim değişikliği, insanların eski yaşam biçimlerini terk etmek zorunda kalmalarının nedeni oldu. Bu çağda yaşayan insanların, değişen iklim koşullarına uyum sağlayamayarak çok kalabalık sürüler halinde göç eden hayvanlar dolayısıyla eski alışkanlıklarını koruyabilmeleri zordu. Mezolitik Çağ'da insanlar önceki çağın insanı gibi mağaraları ve kaya oyuklarını mesken olarak kullanmaya devam ettiler. Hala avcı ve toplayıcıydılar. Ancak onların avladığı hayvanlar eskisi kadar büyük ve kalın derili değildi. İklim değişikliği bu tür büyük hayvanların değil, daha küçük ve çevik olanların hayatta kalmalarına izin verdi. İnsanlar hala gruplar halinde yaşıyorlar, av hayvanlarının ve besin kaynaklarının durumuna göre göçebe bir yaşam sürüyorlardı ve insan gruplarının sayısı arttı. Tüm bunların yanı sıra açık alanda yaşama eğilimi artmaya başladı. Yerleşik yaşamın ilk örnekleri bu çağda görüldü. İlkel de olsa tarımla uğraşan topluluklar oluşmaya başladı. Kullandıkları aletlerin hammaddeleri hala taş, kemik, boynuz ve çakmaktaşıydı. Fakat Mezolitik dönemin en karakteristik aleti, mikrolit denilen küçük taşlardan yapılan aletlerdi. Ayrıca bu çağın insanları da mağara duvarlarına resimler yaptılar ve bu resimleri boyadılar. Yabani tahılların toplanmasında işe yarayan oraklar da bu çağ insanlarının günlük yaşamında kullanılır olmaya başladı. Ancak Mezolitik Çağ'ın insanları henüz üretici değildi.
Paleolitik Çağ'dan Neolitik Çağ'a bir geçiş evresi olarak tanımlanan Mezolitik Çağ'ı Türkiye'de temsil eden iskan yerleri şunlardır: Karain, Belbaşı, ve Beldibi (Antalya'da), Biris Mezarları ve Söğüt Tarlası (Şanlıurfa'da). Bunlardan Beldibi'nde kaya oyuğundan mikrolit denilen küçük taş aletler keşfedildi.

BÖLÜM 3
Neolitik Çağ

Neolitik Çağ

Cilalı Taş Çağı da denilen Yeni Taş Çağı, yani Neolitik Çağ Morgon'a göre insanlığın ''Barbarlık Evresi''ni oluşturmaktadır. Neolitik Çağ, insanlık tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Zira bu çağın insanları uygar olarak nitelendirilen bir kültür seviyesinden olmasalar da Gordon Childe'in söylediği gibi bir Neolitik devrimi gerçekleştirmişlerdi. Günümüzden takriben 11 bin yıl önce , yani M.Ö. 9000 yıllarında görülmeye başlanan Neolitik Çağ insanları artık mağaralarda yaşamıyorlardı. Göçebe ve toplayıcı yaşamı büyük ölçüde terketmiş, yerleşik, üretici topluluklar oluşturmuşlardı. Suya yakın olan, çevresi ekime elverişli, güvenli mevkiler olduğunu düşündükleri sabit açık alanlara yerleşip, oralarda sürekli iskan etmeyi tercih etmişlerdir. İnsanların mağaralara bağımlı olmadan yaşayabilmek için seçmiş oldukları yerler, köylere, kasabalara dönüştüler. Fakat bu yerleşmeler depremlere , salgın hastalıklara , saldırılara ya da işgallere maruz kaldılar, yıkıldılar. Bu tür olumsuzluklar, insanların bu yerleri terketmeleri için yeterli olmadı. Çünkü yerleşme o çevrenin en uygun yeriydi. Yıkıntı düzeltilip yeniden iskan edildi. Her işgalci, işgal ettiği yerde kendi yerleşimini inşa etti ve kültürlerinin izlerini bıraktı. Böylece arkeologların kazılarla ortaya çıkaracakları üst üste kültür izlerini bıraktılar. Bilim insanları tarafından Neolitik Çağ'da iki evreli kültürel gelişmenin olduğu ortaya koyuldu. İlk evrede her ne kadar avcılık terk edilmiş olmasa da insanlar yerleşik yaşama geçmiş, yerleştikleri yerin çevresinde bitki ve hayvanlarını evcilleştirmeye başlamıştı. Yani tarım yapıyor, hayvan besleyebiliyor, taştan, çakmaktaşından, kemikten, boynuzdan ve obsidyen denilen doğal camdan aletler ve süs eşyaları yapabiliyordu. Ateşi günlük yaşamının bir parçası yapmış ve ateşten aydınlanmak, ısınmak, pişirmek için yararlanabiliyordu. Fakat ateş, bu evrede kapların üretiminde henüz bir araç olarak kullanılmıyordu. Bu nedenle Neolitik Çağ'ın M.Ö. 7600'e kadar olan ilk evresine Seramiksiz (Aseramik) Neolitik Dönem denilmektedir.
Neolitik Çağ'ın ikinci evresinde insanlar, kil toprak çamurun ateşle sertleşebileceğini keşfettiler. Bu keşifle birlikte çanak ve çömlek, testi gibi pişmiş toprak kapların, yani seramiğin üretimine başladılar. Böylece Neolitik Çağ'ın Seramikli Dönemi (M.Ö.7600-6000) başlamış oldu. Bu dönemde iskan edilen yerlerde yapılan tarım ve hayvan yetiştiriciliği gelişti. Yerleşik yaşam için hayati önemi olan besinleri iskan ettikleri yerin çevresinden sağladılar. Başta buğday, arpa, bezelye ve mercimek olmak üzere toprağa bağlı olarak üretilen bitlikeri ekip biçtiler. Bu bitkilerin tohumlarını ekmek için toprağı uygun hale getiren ve hammaddesi metal olmayan çapa ve saban gibi aletleri üretip kullanmaya başladılar. Olgunlaşan tahılı toplamak içinse çakmaktaşından yaptıkları oraklardan yararlandılar. Neolitik Çağ'ın seramiksiz evresinde evcilleştirdikleri koyun, keçi, ve köpek gibi hayvanlar bu çağın ikinci evresinde çok daha yaygın olarak günlük yaşamın bir parçası oldu. Koyun ve keçinin hem etinden, hem sütünden, hem derisinden, hem de yününden yararlandılar. Yünden ve keten liflerinden ip, ipten de dokuma endüstrisinin ilk ürünleri olan basit kumaşları ürettiler. Sazlardan örülen sepetler, evlerin zeminlerine serilen saz ve kamışlardan hasırlar, Neolitik Çağ'ın ikinci evresinde bilinen günlük yaşam ihtiyaçlarındandı. Hammaddesi toprak, taş, mermer , çakmaktaşı, boynuz, kemik, obsidyen olan günlük yaşamın diğer aletleri, araçları, silahları ve süs eşyaları da Neolitik Çağ'ın ikinci evresinde daha kaliteli üretildi. Topraktan yapılan heykelcikler, özellikle Ana Tanrıça heykelcikleri Neolitik Çağ'ın ikinci evresinin karakteristik sanat ürünleriydi. Bunlar heykeltraşlığın ilk örnekleridir. Resim sanatı evlerin duvarlarında renkli kabartmalarla icra edildi. Duvar kabartmalarını ve fresklerini oluşturan tasvirlerinin konuları ise maymun ve insan resimleri, av ve dans sahneleriydi. Dünya'nın bilinen en eski manzara resmi de Türkiye'de (Çatalhöyük'te) görüldü. Neolitik Çağ'ın ikinci evresinde yaşayan insanlar, önceki evlerini yuvarlak biçimli olan basit kulübeler olarak değil, ortada bir avlusu bulunan ızgara ya da hücre planlı, kare ya da dikdörtgen biçimli inşa ettiler. Tek katlı ve düz damlı olan evlerin duvarları pişmemiş topraktan, yani kerpiçten ya da taştan yapılıyordu. Bazı evlerin duvarlarında, damlarında ya da üst kat çıkmalarında veya zemininde ahşap da kullanılıyordu. Ancak istisnai durumlar dışında evlerin duvar zemininde yer alan kapıları yoktu. Bu çağın ikinci evresinde köylerin hem hane sayısı hem de nüfusu arttı. Üretici hale gelmiş olan Neolitik Çağ toplulukları ihtiyaç fazlası olan ürünleri, ihtiyaç duydukları ürünlerle değiştirmeye başladılar. Böylece değiş-tokuş (takas) ticareti geleneğinin temelleri atıldı. Bir nehrin kıyısından öbür nehrin kıyısına geçebilme ihtiyacı ise su taşımacılığının insanın günlük yaşamının bir parçası haline getirdi. Ancak Neolitik Çağ'da su taşımacılığında kullanılan araç henüz yalnızca ağaç kütükleriydi. Tüm bu ilerlemeler ve farklılaşmalar ile bilim insanlarının ''İleri Üretim Dönemi '' olarak adlandırdıkları Kalkolitik Çağ'a geçiş başlamış oldu.

BÖLÜM 4
Kalkolitik Çağ

Kalkolitik Çağ

''Kalkolitik'' terimi de Paleolitik, Mezolitik, ve Neolitik terimleri gibi eski Yunanca olan iki kelimenin, yani bakır anlamına gelen ''kalkos'' ile taş anlamına gelen ''lithos'' kelimelerinin birleştirilmesinden türetilmiştir. Bakır-Taş Çağı olarak da adlandırlan Kalkolitik Çağ'da insanlar, çağın adını oluşturan kelimelerden de anlaşılacağı üzere günlük yaşamlarında hala taş aletler kullanmaktaydılar. Ancak artık bir madenden, yani bakırdan yapılan araçlar da insanların günlük yaşamında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bilim insanlarının ''İleri Üretim Dönemi'' olarak adlandırdığı bu çağ kendi içinde Erken, Orta ve Geç Kalkolitik olmak üzere üç evreye ayrıldı ve çağın başlangıcı, M.Ö. 5000 yılın ortalarına tarihlendi. Kalkolitik Çağ'ın ilk evresinden itibaren insanlar, giderek daha kalabalık nüfusa sahip olan köylerde yaşamaya başladılar. Neolitik Çağ'dan beri bilinen bakır madeninin yanı sıra altın ve gümüşten de aletler ve süs eşyaları yapıldı. Maden, artık yalnızca dövme tekniğiyle değil, yüksek ısıda eritilip, erimiş haldeyken bir taş kalıba dökülerek şekillendiriliyor ve bu şekilde süs eşyası ya da bir alet elde ediliyordu. Böylece insanlık tarihindeki ilk ilkel kalıplar Kalkolitik Çağ'da geliştirilmiş oldu. Kalkolitik Çağ'ın bir diğer önemli keşfi, çömlekçi çarkının icadı oldu. Çağın sonunda gerçekleşen bu icat sayesinde seramik kapların daha kolay şekillendirilmesinin ve daha seri üretilmesinin yolu açıldı. Çağın mimarisine bakıldığında kentleşmeye doğru ilk eğilimlerin de bu çağda ortaya çıktığı görülmektedir. Her ne kadar evler dikdörtgen planlı, düz damlı olsalar da evler arasında sokak diye nitelendirilebilecek dar yollar bu çağda görülmeye başlamıştır. Bazı yerleşmelerin etrafı kerpiç duvarlarla kuşatılmıştı. Eski Yunanların ''megaron'' dedikleri büyük ve dikdörtgen planlı odalar, ilk kez bu çağda görüldü. Ancak pişmiş topraktan Ana Tanrıça heykelciklerinde sanatsal açıdan kayda değer bir gelişme görülmedi. Kalkolitik Çağ hem mimari bakımdan hem de ürettikleri alet, silah, süs eşyası, diğer ihtiyaçlar ve ürünler bakımından Neolitik Çağ geleneğinden tamamen kopuk ya da özgün olan bir kültür çağı olmamıştır. Yalnızca küçük boyutlu aletlerin ve süs eşyalarının yapımında bakır madeninin kullanımı bu çağda artmıştır.

BÖLÜM 5
Eski Tunç Çağı

 Eski Tunç Çağı

M.Ö 4000 yılıın sonundan başlayıp M.Ö 13. yüzyılın sonlarına kadar devam eden Tunç Çağı, kendi içinde Eski Tunç Çağı, Orta Tunç ve Geç Tunç Çağın omak üzere üçe ayrılır.
Eski Tunç Çağı'nın en önemli yerleşmesi, arkeoloji bilimi gelişmeden önce efsanevi bir kent olarak bilinen Troia'dır. Batı'nın ilk ozanı Homeros'un M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında yazmış olduğu '' İlyada'' destanının yayınlanmasından sonra ünlenen Troia, M.Ö 13. yüzyılda Priamos adlı zengin bir kralın hüküm sürdüğü güçlü askeri yapılanması olan bir kentti. Troia 1 yerleşmesi M.Ö. 2500'de bir yangınla yıkıldı. İlkinin yıkıntıları üzerine inşa edilen Troia 2, M.Ö. 2200 yılına kadar eskisinin devamı olan kültürünü geliştirerek büyüdü. Taş temeller üzerinde yükselen kerpiç duvarlarla çevrili yaklaşık 100 metre çapında bir iskan alanını kapsayan Troia 2'nin ana giriş kapısı, Troia 1'deki gibi kulelerle korunuyordu. Kentin iki giriş kapısının her birinde megaron tipi bir giriş mekanı (propylon) bulunuyordu. Evler merkezi yeri işgal eden bir saray ile megaron tipi bir yapıyı çevreliyordu.Troia 1 seviyesinde çömlekçi çarkı kullanılmıyordu. Kilden yapılan kaplar, elle biçimlendiriliyor, açık ateşte pişirilerek sertleştiriliyordu. Tek renkli olan kaplar, ender de olsa beyaz yüzey üzeri boya ile bezenerek süsleniyordu. Troia 2'de hem çömlekçi çarkı kullanılıyor hem de kaplar fırın ateşinde sertleştiriliyordu ve çöleklerin çoğu insan biçimli üretiliyordu. Her iki dönemin heykelleri şematikti. Heykelciklerin cinsiyeti, küpe takma amaçlı olarak delinen kulak memelerinde ifade edildi. Aletlerin yapımında bakır, altın, gümüş, kalay, tunç ve nadir de olsa meteor demir kullanıldı. Madenden yapılma aletlerin 3/5'i tunçtandı. Ancak bütüm madenler Troia dışından temin ediliyordu. Eski Tunç Çağı'nın erken evresinde üretilen pişmiş toprak kaplar biçimsel çeşitlilik açısından zengin olamadığı gibi basit biçimliydiler. Çömlekçi çarkının kullanılmış olduğu Eski Tunç Çağı'nın son evresine kadar kaplar tek renkli ve çok azı boyalı olarak üretildi. Boyalı kaplarda kullanılan renk kırmızıydı ya da açık zemin koyu renklerle süslenmişti. Kapların basit biçimli olmalarının nedeni madenden üretilen kapların üretimindeki artıştı. Geçen zamanla üretilen seramikler, siyah perdahlı yüzeyi geometrik karbartmalar ve yivlerle süslenmiş emzikli çaydanlıklar, gaga ağızlı testileri geniş karınlı seramik kaplar üretilmeye başlanmıştı. Bunlar ve insan yüzlü testiler, çift kulpları olan vazolar, birer kulbu olan fincanlar ve kaseler, keskin köşeli fincanlar ve vazolar Eski Tunç Çağı'na özgü yeni formlardı. Eski Tunç Çağı'nın son evresinde üretilen seramik kaplar da biçim bakımından çeşitliliğin arttığı ve basit olmaktan çıktığı evreydi. Bu evrede gaga ağızlı testiler, kulplu çaydanlıklar gibi madenden yapılmış eserler, seramik kap üretiminde örnek alındı. Heykeller şematik olmaktan çıkmış değildi. Pişmiş topraktan, tunçtan, gümüşten, altından ve çeşitli taşlardan heykelcikler yapıldı. Pişmiş topraktan Ana Tanrıça heykelciklerinin yapımı bu çağda da devam etti. Boyutları 5 ile 30 santimetre arasında değişen bu heykelcikler arasınde boğa ve geyik heykelcikleri, bronz geyik heykelcikleri ve sistrum denilen çıngıraklar da yer almaktadır. Eski Tunç Çağı'nda damga mühürlerinin hammadesi yine pişmiş toprak ve taştı. Üzerine geometrik desenler çizilmişti. Dokumacılık Eski Tunç Çağı'nın özellikle son evresinde çok gelişti. Eski Tunç Çağı yerleşmelerinde gün ışığına çıkarılan çok sayıdaki ağırşak, kirmen ve tezgah ağırlıkları gelişmişliğin delilleri olmuşlardır.
Eski Tunç Çağı kültürü, Kalkolitik Çağ kültürü geleneğinin devamı olup kesintisiz kültürel bir gelişim söz konusudur.

Bu İçeriğe Tepki Ver

5
Bravo
4
Sevdim!
0
Çok iyi!
0
Hoş değil!
0
Yok artık!
0
Kızgın:!
0
Çok acı!

Üyelerimizin Yorumları

Yazar Bilgisi

Çernobil
Birleşmiş Milletler
Milli Bayramlar (Türkiye)
Dolar
Büyük Selçuklu Devleti
İsmet İnönü
Mustafa Kemal Atatürk
Çingeneler